Geçenlerde bir öğrencimle sohbet ettim. Ama bu kez bir amfide, bir sınıfta değil… bir morgun soğuk duvarları arasında. Kendisi orada çalışmaya başlamış. Henüz çok yeni ama gözleri, çoğu insanın yıllarca göremediğini kısa sürede görmüş gibiydi.
“Hocam,” dedi, “insan burada neyi öğrenir?”
Bu soruya hemen cevap vermedim. Çünkü bazen bazı cevaplar, anlatılmadan önce biraz susmayı gerektirir. O konuşmaya devam etti.
“Burada en çok dikkatimi çeken şey,” dedi, “insanların yarım kalmış duyguları…”
Sonra örnekler vermeye başladı.
Genç bir çift… Telefonlarında birbirlerine yazılmış “seni seviyorum” mesajları. Büyük bir aşkın izleri. Ama şimdi o aşk, iki ayrı bedende değil; aynı sessizlikte duruyordu. Birbirine “sensiz yapamam” diyen insanların, artık hiçbir şey yapamayacak hâli… Aşkın büyüklüğü değil, yaşanamamışlığı çarpıyordu insanın yüzüne.
Bir başkası… Telefonunda öfke dolu mesajlar. “Bir daha beni arama”, “Bitti bu iş” gibi cümleler. Ne kadar büyük görünür o an, ne kadar haklı hisseder insan kendini… Ama işte, o öfkenin de burada hiçbir karşılığı yok. Ne tartışma kalmış ne de haklılık.
Bir adam… Hayatı boyunca çalışmış belli. Koşmuş, kazanmış, bir şeyler başarmış. Ama cebinden çıkan sadece bir anahtar. Hırsın, mücadelenin, kazanmanın son noktası bu kadar sade. İnsanı durup düşündüren de bu zaten: Bunca telaş, ne için?
Bir kadın… İçinde kırgınlıklar taşıdığı çok belli. Belki affedemediği biri vardı, belki içine attığı cümleler… Ama artık o kırgınlığın da bir anlamı yok. Çünkü geç kalınmış duyguların değeri, zamanla birlikte eriyor.
Ve belki en çarpıcısı… intikam duygusu. Öğrencim anlattı: Birinin telefonunda, hesaplaşma isteğiyle dolu mesajlar vardı. Ama şimdi ne hesap sorulabiliyor ne de bir şey tamamlanabiliyor. İntikam, en ağır yüklerden biri ama en anlamsız sona sahip olanlardan da biri.
O an öğrencime şunu söyledim:
“İnsan burada ölümü değil, duyguların nasıl anlamsızlaştığını öğrenir.”
Çünkü aşk, sevgi, öfke, hırs… hepsi yaşarken anlamlı. Söylendiğinde, paylaşıldığında, yaşandığında değerli. Ama ertelendiğinde, biriktirildiğinde ya da büyütüldüğünde… hepsi aynı noktada sessizliğe dönüşüyor.
İnsanların en büyük yanılgısı şu: Zamanın bol olduğunu sanmak. Hep bir “sonra”ya sığınmak. Hep daha iyi bir anı beklemek. Oysa hayat, beklemeyi affetmiyor.
Aklıma o meşhur dize geliyor:
En Güzel Günler Henüz Yaşanmadı
Evet, belki… ama bir şartla: Eğer o günleri ertelemezsek.
Yoksa morgda öğrenilen en sert gerçek şu:
İnsanlar ölünce duygular bitmez…
Sadece yaşayamadıkları için anlamını kaybeder.
Ve geriye, söylenmemiş bir “seni seviyorum”,
gecikmiş bir özür,
ve hiç yaşanmamış bir hayat kalır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Dr. Süleyman KARATAŞ
Soğuk Odanın Öğrettikleri
Soğuk Odanın Öğrettikleri
Geçenlerde bir öğrencimle sohbet ettim. Ama bu kez bir amfide, bir sınıfta değil… bir morgun soğuk duvarları arasında. Kendisi orada çalışmaya başlamış. Henüz çok yeni ama gözleri, çoğu insanın yıllarca göremediğini kısa sürede görmüş gibiydi.
“Hocam,” dedi, “insan burada neyi öğrenir?”
Bu soruya hemen cevap vermedim. Çünkü bazen bazı cevaplar, anlatılmadan önce biraz susmayı gerektirir. O konuşmaya devam etti.
“Burada en çok dikkatimi çeken şey,” dedi, “insanların yarım kalmış duyguları…”
Sonra örnekler vermeye başladı.
Genç bir çift… Telefonlarında birbirlerine yazılmış “seni seviyorum” mesajları. Büyük bir aşkın izleri. Ama şimdi o aşk, iki ayrı bedende değil; aynı sessizlikte duruyordu. Birbirine “sensiz yapamam” diyen insanların, artık hiçbir şey yapamayacak hâli… Aşkın büyüklüğü değil, yaşanamamışlığı çarpıyordu insanın yüzüne.
Bir başkası… Telefonunda öfke dolu mesajlar. “Bir daha beni arama”, “Bitti bu iş” gibi cümleler. Ne kadar büyük görünür o an, ne kadar haklı hisseder insan kendini… Ama işte, o öfkenin de burada hiçbir karşılığı yok. Ne tartışma kalmış ne de haklılık.
Bir adam… Hayatı boyunca çalışmış belli. Koşmuş, kazanmış, bir şeyler başarmış. Ama cebinden çıkan sadece bir anahtar. Hırsın, mücadelenin, kazanmanın son noktası bu kadar sade. İnsanı durup düşündüren de bu zaten: Bunca telaş, ne için?
Bir kadın… İçinde kırgınlıklar taşıdığı çok belli. Belki affedemediği biri vardı, belki içine attığı cümleler… Ama artık o kırgınlığın da bir anlamı yok. Çünkü geç kalınmış duyguların değeri, zamanla birlikte eriyor.
Ve belki en çarpıcısı… intikam duygusu. Öğrencim anlattı: Birinin telefonunda, hesaplaşma isteğiyle dolu mesajlar vardı. Ama şimdi ne hesap sorulabiliyor ne de bir şey tamamlanabiliyor. İntikam, en ağır yüklerden biri ama en anlamsız sona sahip olanlardan da biri.
O an öğrencime şunu söyledim:
“İnsan burada ölümü değil, duyguların nasıl anlamsızlaştığını öğrenir.”
Çünkü aşk, sevgi, öfke, hırs… hepsi yaşarken anlamlı. Söylendiğinde, paylaşıldığında, yaşandığında değerli. Ama ertelendiğinde, biriktirildiğinde ya da büyütüldüğünde… hepsi aynı noktada sessizliğe dönüşüyor.
İnsanların en büyük yanılgısı şu: Zamanın bol olduğunu sanmak. Hep bir “sonra”ya sığınmak. Hep daha iyi bir anı beklemek. Oysa hayat, beklemeyi affetmiyor.
Aklıma o meşhur dize geliyor:
En Güzel Günler Henüz Yaşanmadı
Evet, belki… ama bir şartla: Eğer o günleri ertelemezsek.
Yoksa morgda öğrenilen en sert gerçek şu:
İnsanlar ölünce duygular bitmez…
Sadece yaşayamadıkları için anlamını kaybeder.
Ve geriye, söylenmemiş bir “seni seviyorum”,
gecikmiş bir özür,
ve hiç yaşanmamış bir hayat kalır.