Bazı âyetlerin meallerini okuduğumuzda “kalpleri mühürlenir”, “Onlar asla hidayete erecek değillerdir.”, “… şöyle yapanlar yok mu işte Allah’ın onları affetmesine ve doğru yola sevk etmesine asla imkân yoktur.” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Öyleyse dünya hayatında bazı işleri yapanların istese de tevbe edemeyeceğini anlıyorum. Halen ölmemiş birisinin cehennemlik ilan edilmesini ve bu durumu Allah Teâlâ’nın adaleti ve merhameti bağlamında açıklayabilir misiniz? Cevap: Ezelden ebede kadar bütün kemâl vasıflar ve yüce övgüler tek Yaratıcı Allah Teâlâ’ya mahsustur. Rahmetler ve emniyetler, mükerrem Nebîsi’nin, âlinin, ehl-i beytinin, ashâbının ve onlara güzellikle tâbi olanların üzerine olsun. Bismillâhirrahmânirrahîm… İlk olarak şu hususu hatırlatmakla başlayalım: Allah Teâlâ’nın âyetlerinin deryalar kadar olan mânalarından bir kısmını anlayabilmek için meâl okumak ayrı bir şeydir; meâlcilik yaparak âyetlerin tefsirini, bağlamını ve sebeb-i nüzûlünü bir kenara bırakıp, o kırıntı mesabesindeki mânadan hüküm çıkarmaya çalışmak ise bambaşka bir şeydir. Bu ayrım doğru şekilde kavrandığında, soruda işaret edilen âyet-i kerîmelerin nasıl anlaşılması gerektiği de daha net hâle gelecektir. Bu bağlamda söz konusu âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Hakikat, iman edip sonra küfre sapanlar, sonra yine iman edip tekrar küfre dönenler, ardından da küfürlerinde ileri gidenler var ya; Allah onları asla affedecek değildir ve onları doğru bir yola da iletmeyecektir.” (Nisâ, 4/137) İmam Mâturîdî rahimehullah bu âyetin tefsir ve te’vîli hakkında şu açıklamalarda bulunmuştur: İbn Abbâs radıyallahu anh, bu âyetin, Âl-i İmrân sûresinde geçen: “Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o peygamberin hak olduğuna şahitlik etmişken, imanlarının ardından küfre sapan bir topluluğu Allah nasıl hidayete erdirir?” (Âl-i İmrân, 3/86) âyetinde bahsedilen kimseler hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Yine denilmiştir ki bu âyet; Mûsâ aleyhisselâm’a iman ettikten sonra küfre sapan, ardından Üzeyr aleyhisselâm’a, sonra Îsâ aleyhisselâm’a ve nihayet Muhammed aleyhisselâm’a iman etmiş görünen; fakat her defasında küfrü tercih ederek sonunda Kur’ân’a karşı şiddetli inkâr üzere kalan kimseler hakkında nâzil olmuştur. Bu hususta başka görüşler de zikredilmiştir. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de, küfründen döneni ve hangi günahı işlemiş olursa olsun samimi şekilde tevbe eden kimseyi Allah Teâlâ’nın affedeceğini bildiren pek çok âyet de mevcuttur. Kur’ân’da asla tezat bulunamayacağına göre, bu iki tür âyeti birlikte nasıl anlamak gerekir? Hakikatte affedilmeyecekleri bildirilen kimseler, Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde asla tevbe edip iman etmeyecekleri bilinen kimselerdir. Nitekim bu ve benzeri âyetlerde söz konusu edilenler hakkında böyle olduğuna delil vardır. Zira Allah Teâlâ, “Allah onları affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir” buyurarak onların hiçbir zaman affedilmeyeceğini haber vermiştir. Benzer bir âyet-i kerîme de şöyledir: “Hakikat, imanlarının ardından küfre sapmış, sonra da küfürlerini artırmış olanların tevbeleri asla kabul edilmez.” (Âl-i İmrân, 3/90) Şüphesiz Allah Teâlâ, onların asla tevbe etmeyeceklerini bilmektedir. Aksi takdirde, eğer iman edip samimi bir şekilde tevbe edecek olsalardı, tevbeleri mutlaka kabul edilirdi. Nitekim Kur’ân’ın genelinde tevbenin kabul edileceği defaatle vurgulanmıştır. Bu âyette bahsi geçen durumda ise Allah Teâlâ, onların tevbe etmeyeceklerini ve küfür üzere öleceklerini bildiği için affedilmeyeceklerini haber vermektedir. Bu sebeple burada reddedilen, tevbe edenin tevbesi değil; hiç tevbe etmeyecek olanların akıbetidir. Dolayısıyla bu âyette, tevbe eden mürtedin tevbesinin kabul edileceğine dair dolaylı bir işaret de bulunmaktadır. (Bk. Tefsîru’lMâturîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, c. 3, s. 388–389) Bu itibarla, kalplerin mühürlenmesi, tevbenin asla kabul edilmemesi ve artık hidayete ulaşılamayacağına dair haberleri; Allah Teâlâ’nın kullarından dünya hayatında tevbe imkânını tamamen kaldırdığı şeklinde yorumlamak, Kur’ân’ın bütünlüğüyle çelişen ve hatalı bir anlayışa götüren bir yaklaşımdır. İmam Mâturîdî ve diğer âlimlerimizin tefsirlerinden anlaşılan şudur: Küfre ve günaha ne kadar batmış olursa olsun, bir kimsenin asla iman edemeyeceği söylenemez. Zira vâkıa bunun tam aksini göstermektedir. Asr-ı Saadet’te, hayatının bir bölümünü doğrudan Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a düşmanlıkla geçirdiği hâlde iman edip tevbe ederek hidayete kavuşan ve ashâbın arasına katılan nice kimseler vardır. Öte yandan Allah Teâlâ’nın ezelî ilmi; gizliyi ve açığı, mevcut olanı ve olmayanı, yani her şeyi kuşatır. Bu ilimle, bazılarının kendi cüz’î iradeleriyle asla iman etmeyeceklerini de bilmektedir. Soruda bahsi geçen âyet-i kerîmeler ve benzerleri bu kabildendir. Bu duruma Ebû Leheb ve hanımı hakkında nâzil olan Tebbet sûresi de açık bir örnektir. Bu sûre, onlar hayatta iken inmiş ve onların cehennemlik olduklarını haber vermiştir. Onlar, kendileri hakkında inen bu âyetleri bizzat işitmişlerdir. İslâm’a aşırı derecede düşman olan bu kimseler, sûreten bile olsa iman etmiş görünselerdi, Kur’ân’ı yalancılıkla itham etme imkânı elde edebilirlerdi. Ancak kendi iradeleriyle bunu dahi yapamadılar ve yapmadılar. Bu da Kur’ân’ın ve İslâm’ın hak olduğuna; Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde, kimin kendi cüz’î iradesiyle iman edip kimin etmeyeceğini bildiğine ve hükmünü de buna göre verdiğine delâlet etmektedir. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir. Ve’s-selâm…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Muhammed Selim KAYA
BİR SORUYA CEVAP
BİR SORUYA CEVAP
Soru:
Bazı âyetlerin meallerini okuduğumuzda “kalpleri mühürlenir”, “Onlar asla hidayete erecek değillerdir.”, “… şöyle yapanlar yok mu işte Allah’ın onları affetmesine ve doğru yola sevk etmesine asla imkân yoktur.” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Öyleyse dünya hayatında bazı işleri yapanların istese de tevbe edemeyeceğini anlıyorum. Halen ölmemiş birisinin cehennemlik ilan edilmesini ve bu durumu Allah Teâlâ’nın adaleti ve merhameti bağlamında açıklayabilir misiniz? Cevap: Ezelden ebede kadar bütün kemâl vasıflar ve yüce övgüler tek Yaratıcı Allah Teâlâ’ya mahsustur. Rahmetler ve emniyetler, mükerrem Nebîsi’nin, âlinin, ehl-i beytinin, ashâbının ve onlara güzellikle tâbi olanların üzerine olsun. Bismillâhirrahmânirrahîm… İlk olarak şu hususu hatırlatmakla başlayalım: Allah Teâlâ’nın âyetlerinin deryalar kadar olan mânalarından bir kısmını anlayabilmek için meâl okumak ayrı bir şeydir; meâlcilik yaparak âyetlerin tefsirini, bağlamını ve sebeb-i nüzûlünü bir kenara bırakıp, o kırıntı mesabesindeki mânadan hüküm çıkarmaya çalışmak ise bambaşka bir şeydir. Bu ayrım doğru şekilde kavrandığında, soruda işaret edilen âyet-i kerîmelerin nasıl anlaşılması gerektiği de daha net hâle gelecektir. Bu bağlamda söz konusu âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Hakikat, iman edip sonra küfre sapanlar, sonra yine iman edip tekrar küfre dönenler, ardından da küfürlerinde ileri gidenler var ya; Allah onları asla affedecek değildir ve onları doğru bir yola da iletmeyecektir.” (Nisâ, 4/137) İmam Mâturîdî rahimehullah bu âyetin tefsir ve te’vîli hakkında şu açıklamalarda bulunmuştur: İbn Abbâs radıyallahu anh, bu âyetin, Âl-i İmrân sûresinde geçen: “Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o peygamberin hak olduğuna şahitlik etmişken, imanlarının ardından küfre sapan bir topluluğu Allah nasıl hidayete erdirir?” (Âl-i İmrân, 3/86) âyetinde bahsedilen kimseler hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Yine denilmiştir ki bu âyet; Mûsâ aleyhisselâm’a iman ettikten sonra küfre sapan, ardından Üzeyr aleyhisselâm’a, sonra Îsâ aleyhisselâm’a ve nihayet Muhammed aleyhisselâm’a iman etmiş görünen; fakat her defasında küfrü tercih ederek sonunda Kur’ân’a karşı şiddetli inkâr üzere kalan kimseler hakkında nâzil olmuştur. Bu hususta başka görüşler de zikredilmiştir. Bununla birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de, küfründen döneni ve hangi günahı işlemiş olursa olsun samimi şekilde tevbe eden kimseyi Allah Teâlâ’nın affedeceğini bildiren pek çok âyet de mevcuttur. Kur’ân’da asla tezat bulunamayacağına göre, bu iki tür âyeti birlikte nasıl anlamak gerekir? Hakikatte affedilmeyecekleri bildirilen kimseler, Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde asla tevbe edip iman etmeyecekleri bilinen kimselerdir. Nitekim bu ve benzeri âyetlerde söz konusu edilenler hakkında böyle olduğuna delil vardır. Zira Allah Teâlâ, “Allah onları affetmeyecek ve doğru yola iletmeyecektir” buyurarak onların hiçbir zaman affedilmeyeceğini haber vermiştir. Benzer bir âyet-i kerîme de şöyledir: “Hakikat, imanlarının ardından küfre sapmış, sonra da küfürlerini artırmış olanların tevbeleri asla kabul edilmez.” (Âl-i İmrân, 3/90) Şüphesiz Allah Teâlâ, onların asla tevbe etmeyeceklerini bilmektedir. Aksi takdirde, eğer iman edip samimi bir şekilde tevbe edecek olsalardı, tevbeleri mutlaka kabul edilirdi. Nitekim Kur’ân’ın genelinde tevbenin kabul edileceği defaatle vurgulanmıştır. Bu âyette bahsi geçen durumda ise Allah Teâlâ, onların tevbe etmeyeceklerini ve küfür üzere öleceklerini bildiği için affedilmeyeceklerini haber vermektedir. Bu sebeple burada reddedilen, tevbe edenin tevbesi değil; hiç tevbe etmeyecek olanların akıbetidir. Dolayısıyla bu âyette, tevbe eden mürtedin tevbesinin kabul edileceğine dair dolaylı bir işaret de bulunmaktadır. (Bk. Tefsîru’lMâturîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, c. 3, s. 388–389) Bu itibarla, kalplerin mühürlenmesi, tevbenin asla kabul edilmemesi ve artık hidayete ulaşılamayacağına dair haberleri; Allah Teâlâ’nın kullarından dünya hayatında tevbe imkânını tamamen kaldırdığı şeklinde yorumlamak, Kur’ân’ın bütünlüğüyle çelişen ve hatalı bir anlayışa götüren bir yaklaşımdır. İmam Mâturîdî ve diğer âlimlerimizin tefsirlerinden anlaşılan şudur: Küfre ve günaha ne kadar batmış olursa olsun, bir kimsenin asla iman edemeyeceği söylenemez. Zira vâkıa bunun tam aksini göstermektedir. Asr-ı Saadet’te, hayatının bir bölümünü doğrudan Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a düşmanlıkla geçirdiği hâlde iman edip tevbe ederek hidayete kavuşan ve ashâbın arasına katılan nice kimseler vardır. Öte yandan Allah Teâlâ’nın ezelî ilmi; gizliyi ve açığı, mevcut olanı ve olmayanı, yani her şeyi kuşatır. Bu ilimle, bazılarının kendi cüz’î iradeleriyle asla iman etmeyeceklerini de bilmektedir. Soruda bahsi geçen âyet-i kerîmeler ve benzerleri bu kabildendir. Bu duruma Ebû Leheb ve hanımı hakkında nâzil olan Tebbet sûresi de açık bir örnektir. Bu sûre, onlar hayatta iken inmiş ve onların cehennemlik olduklarını haber vermiştir. Onlar, kendileri hakkında inen bu âyetleri bizzat işitmişlerdir. İslâm’a aşırı derecede düşman olan bu kimseler, sûreten bile olsa iman etmiş görünselerdi, Kur’ân’ı yalancılıkla itham etme imkânı elde edebilirlerdi. Ancak kendi iradeleriyle bunu dahi yapamadılar ve yapmadılar. Bu da Kur’ân’ın ve İslâm’ın hak olduğuna; Allah Teâlâ’nın ilm-i ezelîsinde, kimin kendi cüz’î iradesiyle iman edip kimin etmeyeceğini bildiğine ve hükmünü de buna göre verdiğine delâlet etmektedir. Allah Teâlâ en doğrusunu bilir. Ve’s-selâm…