“Varsak” denilince akla hep pehlivanları gelirdi. Kimi askerde mavzerine dayanmış güreş hayalleri kuruyor, kimi yol vergisi için Elmalı yolunda çalışıyor, kayaları bir hasım gibi tek balyozda yere seriyordu. Taşından toprağından pehlivan fışkıran bu yurtta güreşecek ve başı alacak bir pehlivan daima mevcut idi. Yeter ki güreş olsun; er meydanı yiğitlerle dolsun, cazgır söylesin salâvatını, davulcu inletsin dağları…
Milli Şef, beyaz treniyle Erzurum seferine çıkarken, güneyde Toroslar’ın Güne Bakan Yüzü’nde Ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen korosuna arada bir üveyik sesleri karışıyordu.
Kara yolu bile olmayan Finike’nin Kumluca Bucağına güreş aşkından deniz motoruyla gelen bu pehlivanlar başı alabilmek için kıran kırana güreşecek ve Osmanlı altınını almaya çalışacaklardı.
Evvelâ arı sudan abdest alıp iki rekat namaz kıldılar. Yüce Mevlâ’ya el açıp dua ettiler.
Kaytan bıyıklı, iri pazılı, güzel huylu genç pehlivanlar kispet giyip yağlandılar. Sıcaktan tere karışan zeytin yağı kaşlarından süzülerek gözlerini yakıyordu.
Hacı Mestan Ağa tütün sardı.
Bu güreşte de iddialıydı. Varsaklı pehlivanlar yine galip ayrılacaklardı er meydanından..
Davullar çalınıyor, gür sesli cazgır adı güzel Muhammed (SAV)’e salâvat getiriyor; pehlivanlara güç veriyordu: “ Allah, Allah İllallah!
Erler çıktı meydane / Biri birinden merdane
Biri ak, biri kara / Mevlâ’m her birine kuvvet vere
Bu meydan er meydanıdır / Nice koç yiğitler
Bu meydandan geçti / Acı tatlı suyun içti, göçtü
Ya Muhammed, ya Ali / Pehlivanlar piri, Hz. Hamza Veli
Dellâl çıksın aradan / Hepinize kuvvet versin Yaradan “
Çam kokulu hafif meltemle serinleyen üç beş pehlivan çimenlerin üzerinde oturup güreş öncesi sohbet ediyorlardı. Birden bir gürültü koptu.
Bir kaç yağız at pehlivanların olduğu yöne doğru koşuyor, eli urganlı biri arkadan bağırıyordu: “Yakalayın! Çevirin...”
Kalabalık çil yavrusu gibi dağılırken iri yarı bir pehlivan atın birini arka bacağından yakalayıp havaya kaldırıvermesin mi?!
Herkes hayretler içinde, o çınar gövdeli, çam bilekli, burma bıyıklı pehlivana bakıyordu. Yağız at onun ellerinde kara keçi gibi hafif kalmış ha bire kurtulmak için tepiniyordu.
Hacı Mestan Ağa, bitmek üzere olan sigarasını rugan çizmesiyle ezdi. Gülümsedi.
“Helâl sana Kurtoğlu!” dedi. “O bileğin hiç bükülmesin, sırtın yere gelmesin” diye hayır dualar etti.
Atına gemini takan seyis, Kurtoğlu’na minnet ve korkuyla baktı.
“Hayatımda görmedim böyle bir adam” dedi kendi kendine. “Biz dört yerden kementle zor tutuyoruz, adam yağız atımı keçiye çevirdi…”
Hayretli bakışlar bir süre sonra yerini homurdanmalara bıraktı. Herkes bu pehlivanla güreşecek yiğidin kim olabileceğini düşünüyor, bir birine soruyordu.
Nitekim bu defa başa güreşmeyi düşünen bir pehlivan sesli düşündü.
“Bu adamla güreşilmez. Baş da onundur, altın da…”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Himmet KARATAŞ
Bu Adamla Güreşilmez
Bu Adamla Güreşilmez
“Varsak” denilince akla hep pehlivanları gelirdi. Kimi askerde mavzerine dayanmış güreş hayalleri kuruyor, kimi yol vergisi için Elmalı yolunda çalışıyor, kayaları bir hasım gibi tek balyozda yere seriyordu. Taşından toprağından pehlivan fışkıran bu yurtta güreşecek ve başı alacak bir pehlivan daima mevcut idi. Yeter ki güreş olsun; er meydanı yiğitlerle dolsun, cazgır söylesin salâvatını, davulcu inletsin dağları…
Milli Şef, beyaz treniyle Erzurum seferine çıkarken, güneyde Toroslar’ın Güne Bakan Yüzü’nde Ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen korosuna arada bir üveyik sesleri karışıyordu.
Kara yolu bile olmayan Finike’nin Kumluca Bucağına güreş aşkından deniz motoruyla gelen bu pehlivanlar başı alabilmek için kıran kırana güreşecek ve Osmanlı altınını almaya çalışacaklardı.
Evvelâ arı sudan abdest alıp iki rekat namaz kıldılar. Yüce Mevlâ’ya el açıp dua ettiler.
Kaytan bıyıklı, iri pazılı, güzel huylu genç pehlivanlar kispet giyip yağlandılar. Sıcaktan tere karışan zeytin yağı kaşlarından süzülerek gözlerini yakıyordu.
Hacı Mestan Ağa tütün sardı.
Bu güreşte de iddialıydı. Varsaklı pehlivanlar yine galip ayrılacaklardı er meydanından..
Davullar çalınıyor, gür sesli cazgır adı güzel Muhammed (SAV)’e salâvat getiriyor; pehlivanlara güç veriyordu: “ Allah, Allah İllallah!
Erler çıktı meydane / Biri birinden merdane
Biri ak, biri kara / Mevlâ’m her birine kuvvet vere
Bu meydan er meydanıdır / Nice koç yiğitler
Bu meydandan geçti / Acı tatlı suyun içti, göçtü
Ya Muhammed, ya Ali / Pehlivanlar piri, Hz. Hamza Veli
Dellâl çıksın aradan / Hepinize kuvvet versin Yaradan “
Çam kokulu hafif meltemle serinleyen üç beş pehlivan çimenlerin üzerinde oturup güreş öncesi sohbet ediyorlardı. Birden bir gürültü koptu.
Bir kaç yağız at pehlivanların olduğu yöne doğru koşuyor, eli urganlı biri arkadan bağırıyordu: “Yakalayın! Çevirin...”
Kalabalık çil yavrusu gibi dağılırken iri yarı bir pehlivan atın birini arka bacağından yakalayıp havaya kaldırıvermesin mi?!
Herkes hayretler içinde, o çınar gövdeli, çam bilekli, burma bıyıklı pehlivana bakıyordu. Yağız at onun ellerinde kara keçi gibi hafif kalmış ha bire kurtulmak için tepiniyordu.
Hacı Mestan Ağa, bitmek üzere olan sigarasını rugan çizmesiyle ezdi. Gülümsedi.
“Helâl sana Kurtoğlu!” dedi. “O bileğin hiç bükülmesin, sırtın yere gelmesin” diye hayır dualar etti.
Atına gemini takan seyis, Kurtoğlu’na minnet ve korkuyla baktı.
“Hayatımda görmedim böyle bir adam” dedi kendi kendine. “Biz dört yerden kementle zor tutuyoruz, adam yağız atımı keçiye çevirdi…”
Hayretli bakışlar bir süre sonra yerini homurdanmalara bıraktı. Herkes bu pehlivanla güreşecek yiğidin kim olabileceğini düşünüyor, bir birine soruyordu.
Nitekim bu defa başa güreşmeyi düşünen bir pehlivan sesli düşündü.
“Bu adamla güreşilmez. Baş da onundur, altın da…”