Engellilik denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak beden gelir.
Yürüyememek, görememek, duyamamak…
Oysa asıl yük, çoğu zaman gözle görülmeyen yerde taşınır.
İnsanın içinde.
Kalbinde.
Zihninde.
Bir çocuk düşünün…
Henüz oyun çağında.
Koşan yaşıtlarını izliyor ama katılamıyor.
Kimse ona açıkça bir şey söylemiyor belki ama bakışlar yeterince konuşuyor.
İşte tam orada başlıyor psikolojik yük.
Çocuk, daha çocukken “eksik” olduğunu öğreniyor.
Kim öğretiyor bunu?
Hayat mı?
Yoksa insanlar mı?
Gençlik dönemi daha da zor.
İnsan bu yaşlarda kendini arar.
Kim olduğunu, ne olacağını, hayatta nereye ait olduğunu sorgular.
Engelli bir genç için bu soruların yanına bir tane daha eklenir:
“Ben bu dünyaya ne kadar sığıyorum?”
Bilim bize şunu söylüyor:
Uzun süreli dışlanma, bireyde özgüven kaybına, kaygı bozukluklarına ve depresyona yol açabiliyor.
Yani sorun sadece bedende değil, ruhun omuzlarında büyüyor.
Ve çoğu zaman kimse o yükü görmüyor.
Burada durup düşünelim sevgili okurlarım…
Bir gezegen düşünün.
Dünya.
Atmosferi olmasa ne olurdu?
Bilim net cevap veriyor:
Hayat olmazdı.
Dünya, bizi saran görünmez bir koruma kalkanıyla ayakta duruyor.
Tıpkı insan ruhu gibi.
Korunmazsa, desteklenmezse, çatlıyor.
Engelli bireylerin en büyük ihtiyacı da tam olarak bu:
Anlaşılmak.
Normalleştirilmek.
Acınacak biri gibi değil, hayatın doğal bir parçası olarak görülmek.
Yüce Rabbimiz insanı sadece etten kemikten yaratmadı.
Ruh verdi.
Kalp verdi.
Ve belki de bize şunu emanet etti:
Birbirimizin yükünü hafifletmeyi.
Bu yazıda kimse suçlanmadı.
Kimseye parmak sallanmadı.
Sadece bir pencere açıldı.
Bakmak isteyen baksın diye.
Ve yazıyı şu soruyla bitirelim:
Kendinize bir sorun sevgili okurlarım…
Ben böyle olsaydım, nasıl hissederdim?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
H.Zahid KARATAŞ
ENGELSİZ PENCERE 4
ENGELSİZ PENCERE 4
Engellilik denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak beden gelir.
Yürüyememek, görememek, duyamamak…
Oysa asıl yük, çoğu zaman gözle görülmeyen yerde taşınır.
İnsanın içinde.
Kalbinde.
Zihninde.
Bir çocuk düşünün…
Henüz oyun çağında.
Koşan yaşıtlarını izliyor ama katılamıyor.
Kimse ona açıkça bir şey söylemiyor belki ama bakışlar yeterince konuşuyor.
İşte tam orada başlıyor psikolojik yük.
Çocuk, daha çocukken “eksik” olduğunu öğreniyor.
Kim öğretiyor bunu?
Hayat mı?
Yoksa insanlar mı?
Gençlik dönemi daha da zor.
İnsan bu yaşlarda kendini arar.
Kim olduğunu, ne olacağını, hayatta nereye ait olduğunu sorgular.
Engelli bir genç için bu soruların yanına bir tane daha eklenir:
“Ben bu dünyaya ne kadar sığıyorum?”
Bilim bize şunu söylüyor:
Uzun süreli dışlanma, bireyde özgüven kaybına, kaygı bozukluklarına ve depresyona yol açabiliyor.
Yani sorun sadece bedende değil, ruhun omuzlarında büyüyor.
Ve çoğu zaman kimse o yükü görmüyor.
Burada durup düşünelim sevgili okurlarım…
Bir gezegen düşünün.
Dünya.
Atmosferi olmasa ne olurdu?
Bilim net cevap veriyor:
Hayat olmazdı.
Dünya, bizi saran görünmez bir koruma kalkanıyla ayakta duruyor.
Tıpkı insan ruhu gibi.
Korunmazsa, desteklenmezse, çatlıyor.
Engelli bireylerin en büyük ihtiyacı da tam olarak bu:
Anlaşılmak.
Normalleştirilmek.
Acınacak biri gibi değil, hayatın doğal bir parçası olarak görülmek.
Yüce Rabbimiz insanı sadece etten kemikten yaratmadı.
Ruh verdi.
Kalp verdi.
Ve belki de bize şunu emanet etti:
Birbirimizin yükünü hafifletmeyi.
Bu yazıda kimse suçlanmadı.
Kimseye parmak sallanmadı.
Sadece bir pencere açıldı.
Bakmak isteyen baksın diye.
Ve yazıyı şu soruyla bitirelim:
Kendinize bir sorun sevgili okurlarım…
Ben böyle olsaydım, nasıl hissederdim?