Masanın Arkasını Terk Etmek: Bu Kez Mühendis Olarak Değil, Sizinle Aynı Sırada Bekleyen Biri Olarak..
Yazının Giriş Tarihi: 08.06.2026 11:33
Yazının Güncellenme Tarihi: 08.06.2026 11:33
Masanın Arkasını Terk Etmek: Bu Kez Mühendis Olarak Değil, Sizinle Aynı Sırada Bekleyen Biri Olarak..
Geçtiğimiz günlerde, önümdeki beyaz sayfaya bakıp "Bu ay köşemde ne anlatmalıyım?" diye düşünürken kendimi sert bir sorgulamanın içinde buldum. Bugüne kadar web sitelerinde yazdım, toplnatılarda mikrofonu elime aldım, bu köşeden size seslendim. Tek bir gayem vardı elbet: Doğru olduğuna inandığım, insanımıza fayda sağlayacak her şeyi bir "anlatıcı" perspektifinden aktarmak.
Sonra bir an durdum ve kendime şu soruyu sordum: Ben neden hep bu masanın arkasından konuşuyorum?
Benim bu mesleki anlatıcı kimliğim ve kurumsal tavrım; her akşam eve dönerken markete, pazara uğrayan bir "tüketici" olduğum gerçeğinin önüne ne ara, neden geçti?
Tam da ardımızda Kurban Bayramı’nı bırakmışken... Televizyonlar, gazeteler günlerce "eti şöyle kesin, kıymayı böyle saklayın" diye birbirinin kopyası tavsiyeler vermişken... Üstelik önümüzde süslü sözcüklerle kutlanacak bir Gıda Güvenliği Haftası varken... Benim yine o masanın arkasına geçip "Gıda güvenliği nedir, biz sahada ne yapıyoruz, siz evde ne yapmalısınız?" diye profesyonel ezberleri tekrarlamamın size ne faydası olacak? Aynı şeyleri söyleyen yüzlerce kişiden biri olmanın bana ne faydası olacak?
İşte bu yüzden, bu kez tüm teknik terimleri, mevzuat maddelerini, mühendislik ceketimi masada bırakıyorum. Bugün sizinle işi bilen, denetleyen bir mühendis olarak değil; her ay fatura ödeyen, pazar tezgahının önünde durup düşünen, ne yiyeceği konusunda kaygılanan o insan olarak dertleşmeyi seçiyorum. Çünkü belki de gerçek çözümü bulacağımız yer, o steril laboratuvarlar değil, tam olarak burasıdır.
Ben de Kaygılıyım, Ben de Tereddüt Ediyorum
Bir gıda mühendisi olmam, market rafındaki bir ürünün arkasını okurken "acaba" dememe engel olmuyor. Aksine, işi bilmek bazen kaygıyı daha da büyütüyor. Zeytinyağı diye satılan şişelerin içine karışan yabancı yağları, denetimsizliğin yarattığı o merdiven altı boşluğu bir mühendis olarak analiz edebiliyorum ama bir tüketici olarak kaygı da duyuyorum.
Televizyonları, sosyal medyayı açıyorsunuz; herkes bir ağızdan "Sağlıklı beslenelim, kaliteli yağlar kullanın, badem yağı tüketin, avokado yiyin, Hindistan cevizi suyu için" diye akıl veriyor. E güzel, Eee doğru, sağlıklı da... Peki ya fiyatı? Merkez Bankası’nın geçtiğimiz günlerde milyarlar erittiği o ekonomik iklimde yaşıyoruz,
Dibimizde onca savaş var, içeride siyasi gündem ateş hattı gibi; tüm bunların gıda enflasyonuna, pazara yansımasını görmüyor muyuz?
Marketlerde domatesin kilosunun 130 liraları bulmuş olmasını, geçtiğimiz aylarda 200 lirayı deviren patlıcanı kim açıklayacak bize? Biz burada "güvenilir gıda", "sağlıklı beslenme", "diyet" falan derken, bu ülkede bir menemen yapmak bile maliyetli olmadı mı?
Ben de herkes gibi yediğim lokmanın güvenliğinden şüphe duyabiliyorum. Çünkü biliyorum ki cüzdan boşaldıkça, mutfakta güvenlik zafiyeti daha da artıyor. Antalya’nın bu kavurucu sıcağında, restoranların ,dondurma dükkanlarının ürünleri soğuk tutarken düşündüğü elektrik faturasını fark etmiyor muyuz?, sokaktaki esnafın, mahalledeki fırının bu maliyet baskısı altında temiz kalabilmek için ne kadar zorlandığını görmüyor muyuz?
Pazar, market bu kadar pahalıyken merdiven altı işletmelere gün doğmuyor mu?
Çözümü Sahaya İndirmek Zorundayız
Peki, "Ne yapsak?" diye soran bir tüketici olarak benim naçizane cevabım ne?
Çözüm; gıda güvenliğini yalnızca konferans salonlarının, toplantı odalarının ve raporların konusu olmaktan çıkarıp mahallenin kasabına, fırınına ve bakkalına kadar ulaştırabilmektir. Çünkü güvenilir gıda zincirinin en zayıf halkası çoğu zaman büyük işletmeler değil, teknik destek ve rehberliğe erişmekte zorlanan küçük işletmelerdir.
Hep savunduğumuz sistemlerin temelinde aslında oldukça basit bir anlayış vardır: Önleyici yaklaşım, eğitim ve sürekli iyileştirme. Öncelikle temennimiz her işletmenin gıda mühendisi istihdam edebilmesi ama gıda mühendisi istihdam edecek gücü bulunmayan küçük işletmelerin, teknik ve hijyen desteği alabileceği mekanizmaların yaygınlaştırılması gerekiyor. Esnafı yalnız bırakmak da halkı güvencesiz gıdaya mahkûm etmek de çözüm değildir.
Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki en güçlü denetim mekanizması yalnızca kurumlar değildir. Gerçek denetim, alışveriş sepetini dolduran tüketicilerin bilinçli tercihleriyle başlar. Bir tüketicinin ısrarla sorduğu "Bu ürün nereden geliyor?", "Nasıl üretilmiş?", "Güvenilir mi?" soruları bazen en sıkı denetimlerden bile daha etkili sonuçlar doğurabilir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, gıda güvenliğini yalnızca uzmanların konuştuğu teknik bir konu olarak görmekten vazgeçmektir. Çünkü güvenilir gıda; mühendisin, üreticinin, esnafın, denetçinin ve tüketicinin aynı masada buluştuğu ortak bir meseledir. O sofraya hepimiz oturuyorsak, güvenliğinden de hepimiz sorumluyuz.
Sonuç olarak;
Bu ay karşınızda sadece gıda mühendisi kimliğim yok. Bu ay karşınızda; sizinle aynı market sırasında bekleyen, aynı kaygıları taşıyan ve düzene karşı umudunu ve öfkesini diri tutan bir dostunuz var.
Sofralarımızdan şüphenin silindiği, herkesin güvenle ve afiyetle lokmasını böldüğü günlerde, o masanın arkasına çok daha huzurlu bir şekilde yeniden geçebilmek dileğiyle...
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Çiğdem ALTUNDAŞ
Masanın Arkasını Terk Etmek: Bu Kez Mühendis Olarak Değil, Sizinle Aynı Sırada Bekleyen Biri Olarak..
Masanın Arkasını Terk Etmek: Bu Kez Mühendis Olarak Değil, Sizinle Aynı Sırada Bekleyen Biri Olarak..
Geçtiğimiz günlerde, önümdeki beyaz sayfaya bakıp "Bu ay köşemde ne anlatmalıyım?" diye düşünürken kendimi sert bir sorgulamanın içinde buldum. Bugüne kadar web sitelerinde yazdım, toplnatılarda mikrofonu elime aldım, bu köşeden size seslendim. Tek bir gayem vardı elbet: Doğru olduğuna inandığım, insanımıza fayda sağlayacak her şeyi bir "anlatıcı" perspektifinden aktarmak.
Sonra bir an durdum ve kendime şu soruyu sordum: Ben neden hep bu masanın arkasından konuşuyorum?
Benim bu mesleki anlatıcı kimliğim ve kurumsal tavrım; her akşam eve dönerken markete, pazara uğrayan bir "tüketici" olduğum gerçeğinin önüne ne ara, neden geçti?
Tam da ardımızda Kurban Bayramı’nı bırakmışken... Televizyonlar, gazeteler günlerce "eti şöyle kesin, kıymayı böyle saklayın" diye birbirinin kopyası tavsiyeler vermişken... Üstelik önümüzde süslü sözcüklerle kutlanacak bir Gıda Güvenliği Haftası varken... Benim yine o masanın arkasına geçip "Gıda güvenliği nedir, biz sahada ne yapıyoruz, siz evde ne yapmalısınız?" diye profesyonel ezberleri tekrarlamamın size ne faydası olacak? Aynı şeyleri söyleyen yüzlerce kişiden biri olmanın bana ne faydası olacak?
İşte bu yüzden, bu kez tüm teknik terimleri, mevzuat maddelerini, mühendislik ceketimi masada bırakıyorum. Bugün sizinle işi bilen, denetleyen bir mühendis olarak değil; her ay fatura ödeyen, pazar tezgahının önünde durup düşünen, ne yiyeceği konusunda kaygılanan o insan olarak dertleşmeyi seçiyorum. Çünkü belki de gerçek çözümü bulacağımız yer, o steril laboratuvarlar değil, tam olarak burasıdır.
Ben de Kaygılıyım, Ben de Tereddüt Ediyorum
Bir gıda mühendisi olmam, market rafındaki bir ürünün arkasını okurken "acaba" dememe engel olmuyor. Aksine, işi bilmek bazen kaygıyı daha da büyütüyor. Zeytinyağı diye satılan şişelerin içine karışan yabancı yağları, denetimsizliğin yarattığı o merdiven altı boşluğu bir mühendis olarak analiz edebiliyorum ama bir tüketici olarak kaygı da duyuyorum.
Televizyonları, sosyal medyayı açıyorsunuz; herkes bir ağızdan "Sağlıklı beslenelim, kaliteli yağlar kullanın, badem yağı tüketin, avokado yiyin, Hindistan cevizi suyu için" diye akıl veriyor. E güzel, Eee doğru, sağlıklı da... Peki ya fiyatı? Merkez Bankası’nın geçtiğimiz günlerde milyarlar erittiği o ekonomik iklimde yaşıyoruz,
Dibimizde onca savaş var, içeride siyasi gündem ateş hattı gibi; tüm bunların gıda enflasyonuna, pazara yansımasını görmüyor muyuz?
Marketlerde domatesin kilosunun 130 liraları bulmuş olmasını, geçtiğimiz aylarda 200 lirayı deviren patlıcanı kim açıklayacak bize? Biz burada "güvenilir gıda", "sağlıklı beslenme", "diyet" falan derken, bu ülkede bir menemen yapmak bile maliyetli olmadı mı?
Ben de herkes gibi yediğim lokmanın güvenliğinden şüphe duyabiliyorum. Çünkü biliyorum ki cüzdan boşaldıkça, mutfakta güvenlik zafiyeti daha da artıyor. Antalya’nın bu kavurucu sıcağında, restoranların ,dondurma dükkanlarının ürünleri soğuk tutarken düşündüğü elektrik faturasını fark etmiyor muyuz?, sokaktaki esnafın, mahalledeki fırının bu maliyet baskısı altında temiz kalabilmek için ne kadar zorlandığını görmüyor muyuz?
Pazar, market bu kadar pahalıyken merdiven altı işletmelere gün doğmuyor mu?
Çözümü Sahaya İndirmek Zorundayız
Peki, "Ne yapsak?" diye soran bir tüketici olarak benim naçizane cevabım ne?
Çözüm; gıda güvenliğini yalnızca konferans salonlarının, toplantı odalarının ve raporların konusu olmaktan çıkarıp mahallenin kasabına, fırınına ve bakkalına kadar ulaştırabilmektir. Çünkü güvenilir gıda zincirinin en zayıf halkası çoğu zaman büyük işletmeler değil, teknik destek ve rehberliğe erişmekte zorlanan küçük işletmelerdir.
Hep savunduğumuz sistemlerin temelinde aslında oldukça basit bir anlayış vardır: Önleyici yaklaşım, eğitim ve sürekli iyileştirme. Öncelikle temennimiz her işletmenin gıda mühendisi istihdam edebilmesi ama gıda mühendisi istihdam edecek gücü bulunmayan küçük işletmelerin, teknik ve hijyen desteği alabileceği mekanizmaların yaygınlaştırılması gerekiyor. Esnafı yalnız bırakmak da halkı güvencesiz gıdaya mahkûm etmek de çözüm değildir.
Ancak şunu da kabul etmek gerekir ki en güçlü denetim mekanizması yalnızca kurumlar değildir. Gerçek denetim, alışveriş sepetini dolduran tüketicilerin bilinçli tercihleriyle başlar. Bir tüketicinin ısrarla sorduğu "Bu ürün nereden geliyor?", "Nasıl üretilmiş?", "Güvenilir mi?" soruları bazen en sıkı denetimlerden bile daha etkili sonuçlar doğurabilir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, gıda güvenliğini yalnızca uzmanların konuştuğu teknik bir konu olarak görmekten vazgeçmektir. Çünkü güvenilir gıda; mühendisin, üreticinin, esnafın, denetçinin ve tüketicinin aynı masada buluştuğu ortak bir meseledir. O sofraya hepimiz oturuyorsak, güvenliğinden de hepimiz sorumluyuz.
Sonuç olarak;
Bu ay karşınızda sadece gıda mühendisi kimliğim yok. Bu ay karşınızda; sizinle aynı market sırasında bekleyen, aynı kaygıları taşıyan ve düzene karşı umudunu ve öfkesini diri tutan bir dostunuz var.
Sofralarımızdan şüphenin silindiği, herkesin güvenle ve afiyetle lokmasını böldüğü günlerde, o masanın arkasına çok daha huzurlu bir şekilde yeniden geçebilmek dileğiyle...